...Beyin gövdeyi nasılda
kilitliyormuş meğer. Yada gövdenin geri tepmesi, beynin kilitlerini her zaman
açamıyormuş! Ve ben tüm bunları dün geceyi yaşayarak öğrendim. Tek bir hamlede,
tek bir gecede ve yalnız seninle tek olarak. Diş geçirebileceğim, canını
acıtabileceğim biri yok artık karşımda. Bu ilişki benim daima tersini
savunduğum bir şey buldu karşısında, kendi matematiğini. Çünkü kendilerine iki
ayrı dünya kurmayı başarmış, iki ayrı kişi, dün gece sağlam ve dayanıklı bir
yanını keşfettiler birbirlerinde, günden güne ortamın şeklini alacak olan
huzuru. Ve bir iç çekişin altına gizleniverdi aslında zayıf olanın anıları.
Günden güne biçimini alacak olan yaşanmışlık. Söküp izinsiz alınmış olan puzzle
parçalarını bulduk bitmemiş, konuşulmamış onca şey arasından. Ve dahası da
vardı. Tüm bunların harcı artık belki de sevdiklerime senide eklemenin
sırasının gelmiş olmasıdır.
Kıskançlık yapmadığın ilk gecemizdi.
Dokunuşlarımı, tarzımı sorgulamadığın! Benim kendimi ilk kez bıraktığım,
aktığım ilk gece, ilk gecemiz. Bunu yitirmek istemiyorum.
Ben artık kaybediyorum dediğim noktada,
tüm umutlarımı yeniden kurmaya çalıştığım, inandığım son şeylerinde
gerçekleşmeyeceğini gördükçe, onları soludukça, içime çektikçe... Sen bana
insanın ancak kaybetmeye başladığı noktada hür olabileceğini, çünkü var'ın
karşılığının artık yok olduğunu anlattın. Ve yokları yaşamak daha basitmişe
geldim en sonunda. Acıtmayacağını ve beklentinin kalmamışlığını görmek bana bir
nefes alımı daha zaman tanıdı.
Hatırlıyor musun seninle delicesine kavga
ettiğimiz ve benim sana aşırı tepki verdiğim ilk kavgamızı? Sana belki de
olabilecek en küstah halimle; Ne denli büyük olursa hedeflerim, ne denli
zorlaşırsa nefes almam, artık "o"nun yörüngesinde pes etmeyeceğim.
Bir es vermem gerekse dahi, karşılıksız hedefim "o" olmalı belki de
demiştim. Verdiğin cevabı çok net hatırlıyorum.
-Artık en büyük hedefin "o"nun
yörüngesi dışında hareket etmek olmalı, "o" seninle aynı sokaktan
geçme ihtimaline oynamalı, sen "o"nun varlığı ihtimaline değil,
demiştin. Kızmıştım sana, susup nankörce engizisyon mahkemesini kurup, anında
uçurmuştum kafanı. Haklıydın; ben yörüngedeki bir uzay bilinmeziydim ancak.
Acıtmıştı gerçekçiliğin, kırılmıştım belki de, benim yaşadığım bir şeyi benden net bilebilmene. Oturup sana, buna
karşı ne diyebilirimi hesaplamıştım gizliden gizliye.
İnsanı yaşatan ve yaralayan o ihtimal
değil miydi zaten? Fiillere , edatlara yada kelimelere kapılıp kalmışlığım,
kalbime sıkışmam hep neden olmuş belki de. Ben kalbimin sesini dinledikçe,
fırtınamı çoğaltmışım, farkına varamamışım dinmesini beklemenin, dinginliğin
ilacım olduğunu.
Ambargolar koyup basitleştirmeye
çalıştıkça, zorlaştırmışım. Pastel ve duru bir pembeye benzetmeye çabalamışım
bakışımı. Sonuç her şey çok güzel olacakmış. İçimdeki çocuğa mengeneler
takmışım büyümemesi adına. Kendimde, "o"nda gizli kalmışım. Bir
zamanlar bildiğim, farkına vardığım her şeyi elimin tersiyle itmişim.
Kuşatılmışım.
Tanımlayamadığım ne varsa hep yanımda
tutmuşum. Oyuna dahil bile edememişim korkumdan. Bir yerlerde, herhangi bir
yerlerde ortaya çıkabilecek ne varsa halının altına süpürmüşüm, aklın
ferahlığı, temizliği saymışım bunu. Düşünüp, düşleyememişim sözcüklerin farklı
anlamları da olduğunu. O yitik kıtada geçirdiğim zaman hep kazanılmış gözüktü
demek ki gözüme. Oysa hareket aşamalardan oluşuyor ve belki de bunu en iyi
bilmesi gerekende benim. Son aşamayı oynamayı o denli benimsemişim ki
"o"nu bitirip bir türlü başa dönememişim. Ertelemek şifrem olmuş.
Sonsuza uzanan zaman boyutunda, belirsizlik boyunca, umudun yolunu tutarak.
...Bebekte sabahın o kör karanlığında
yürüyebilmekmiş, Sen kaygısızca üstüne başına alışveriş yaparken sağı solu
seyretmekmiş; Köpeklerin maması azaldığında kaygılanıp, sana da o kaygıyı
hissettirebilmekmiş; Evde senin nasıl olsalarına katlanabilmekmiş; Sabah
kahvaltısını kimin hazırlayacağına kısa çöpü çekmekmiş; Sen benim için
ayrıntılar planlarken, farketmemiş gibi yapmakmış; Hadi çılgınlık yapalım
dediğimde, çizgiyi o denli aşacağını hesaplayamamış olmanın şaşkınlığını
taşımakmış gizliden gizliye; Arkadaşlarınla tanıştırdığında donup kalmakmış;
Sana süprizler yaptığımda yüzündeki şaşkın bakışları takip etmekmiş; Yoooo
derken dudaklarının yuvarlaklığına takılıp, çocuksu bir heyecan duymakmış;
Esnafla, etraftaki insanlarla iletişimine hayran kalıp farklı bir yönünü
keşfetmekmiş; Kısa tatil kaçamakları yaparken dahiyane fikirlerine katılarak
gülmekmiş; Ben dalmışken senin beni izlediğini hissedip, abarttığımda panik
yapmana tanık olmakmış; Hayatın değerli
anlarını benimle paylaşırken aldığın zevki beraberce tatmakmış; -Ailemle yemek
yemeliyiz, dediğinde dizlerimin bağının çözülmesiymiş; Benden bir şeyler
istemenin anlamıymış; Savaştığını görebilmekmiş; Sana yazıyorum, dediğimde ki o
bakışınmış; Play station oynarken ki rekabetmiş, aramızdaki; Yapma artık
dediğindeki yapmamammış; Seninle bir olurken kalbimin deli gibi atmasıymış;
Oluruna bırak dediğimde daha da sarılmanmış; Sırf ben istedim diye rehabilite
etmenmiş çevreni; Evinde bana ait şeyler olmasına özen göstermenmiş; Sırf benim
hoşuma gider diye yepyeni bir oda yoktan var etmenmiş; Yine ben istiyorum diye
aslında aklında dahi olmayan şeyler yapabilmenmiş... Senin benimle, benimde
seninle olabilme kapasitem. Yoktan var ettin sen bu ilişkiyi. Yok olan birini,
var'a getirdin. Misyon mu üstlenmiştin, şartlar mı seni bu noktaya getirdi
bilemiyorum, ama seninle olmak güzel, seni solumakta. Keşfetmek, gizli mağaralarında
yeni kaynaklara taşınmak, onları birlikte aralamak. Yani seninle olmak güzel.
Sonunda beni var eden, tarihimin
envanterine açılarak, benimle birlikte olan her şeyi kapatarak, yalnızca zaman
değil, bir dönemin üzeri kapatılabilir, hasır altı edilebilir yaşanılmış her
ayrıntı. O yıllar "o"nunla, yalnızca "o"nunla var olan
yıllarım, yaşamaktan çok çırpınışa benzeyen sancılı, ağrılı, tutkulu bir arayış
dönemiydi benim için! Üstelik "o"nun beni atlattığı, benimse
"o"na saplanıp kaldığım, neredeyse bir adım dahi atamadığım, kötürüme
dönüşmüş dünyamın çaresizliğini!!! İşte sorunun başlangıç noktası da bu
sanırım. Heyecanları da içerisinde barındırıyordu, ama daha çok sorunları,
kaygıları ve sıkıntılarıyla anımsıyorum şimdi. Hiç bitmeyeceğine inandığım,
"o"nu ve bizi inandırmaya çalıştığım, o yıllarda aceleci bir tutumla,
inandığım hiçbir şeyi tamamlayamadığım, sorunların birinden diğerine atlayarak,
aynı anda birkaç şeyi yaşamaya çalışarak, çokça kaygılanarak uzun ve sancılı
zamanlar geçirdim. Kendime bekleyen rolünü seçmiştim belli ki! Ardımdaysa nice
yarım kalmış söz, nice bitmemiş "morning glory", nice sönmüş hayal
bıraktım yaşanılamamış. Kendimle yüzleşmenin, hayallerimle başa çıkmanın,
hayatımla ödeşmenin ve büyük ölçüde de ayakta kalmayı öğrenebilmenin
sıkıntısıdır bu! Duygular, düşünceler, sevmek tamadır da, hayatın kendisidir
sanki engel koyan. Oradan oraya savrulduğum, o günlerimden kalan hiç kimsenin
bilmediği, anlatamadığım, kendime dahi itiraf etmekte zorlandığım, daha
sonraysa ortaya çıkarmakta, açıklamakta takılı kaldığım kalp kırıklıklarım
kaldı bende...
Devamı en yakın zamanda...